Giacomo Puccini’nin son eseri Turandot, opera tarihinin en görkemli, en karanlık ve en tutkulu başyapıtlarından biridir. Efsanevi Çin İmparatorluğu'nun kanla yıkanmış surları ardında, kusursuz ama kalbi buz tutmuş Prenses Turandot, taliplerini ölümcül bir sınava tabi tutmaktadır: Onun soracağı üç bilmeceyi çözen hayatını ve tahtı kazanacak, mağlup olan ise başını celladın baltasına teslim edecektir.
Ancak sürgündeki Meçhul Prens Calaf’ın gözlerini kamaştıran bu ilahi güzellik, ölümü bile hiçe sayacak sarsılmaz bir tutkuya dönüşür.
Gonga vurulan o üç meşum darbeyle birlikte, Pekin'de kimsenin uyuyamayacağı o uzun ve korkunç gece başlar. Turandot; iktidar hırsının, kibrin ve saf fedakarlığın insan ruhundaki amansız çatışmasını anlatan lirik bir destandır. Küçük köle Liù’nun yürek yakan masumiyetinden, "Nessun dorma"nın yenilmez umuduna kadar her satır, Puccini’nin notalara döktüğü o ölümsüz hüznü ve coşkuyu barındırır.
***
Opera klasikleri dizisi, libretto külliyatına odaklanmaktadır. Eserlere bir zamandizini, önsöz ve sinopsis ile açılış yapıyoruz; librettonun özgün dili ile birlikte Türkçe çevirisini okurlarımıza sunuyor, bilgilendirici dipnotlar eşliğinde her kesimden müziksevere hitap etmeyi amaçlıyoruz. Fihrist olarak, opera metinlerini Türkçeye kazandırmaktan ve bütüncül bir bilinç ile okurumuza sunmaktan onur duyuyoruz.
22 Aralık 1858’de İtalya’nın Lucca kentinde, nesiller boyu kilise müzisyeni yetiştirmiş köklü bir ailenin beşinci kuşak temsilcisi olarak dünyaya geldi. Müziğe olan yeteneği erken yaşta fark edilse de, onu kilise orgculuğundan opera besteciliğine yönelten asıl dönüm noktası, gençliğinde izlediği Giuseppe Verdi’nin Aida operası oldu. Milano Konservatuvarı’ndaki eğitiminin ardından, ünlü müzik yayıncısı Giulio Ricordi’nin kanatları altına girdi. 1893’te sahnelenen Manon Lescaut ile elde ettiği ilk büyük zafer, hemen ardından 1896’da gelen La Bohème ile kalıcı bir uluslararası şöhrete dönüştü.
Kariyerinin zirve yıllarında Puccini, İtalyan operasının verismo (gerçekçilik) akımını eşsiz bir lirik duyarlılıkla harmanlayarak kendi özgün dilini yarattı. Büyük tarihi kahramanlıklardan ziyade, sıradan insanların ve özellikle de aşkı uğruna acı çeken kırılgan kadınların trajik hikayelerine odaklandı. 1900'de dramatik gerilimi yüksek Tosca ile seyirciyi sarsarken, 1904’te prömiyerinde yuhalanan ancak sonradan bir başyapıta dönüşen Madama Butterfly ile Uzakdoğu’nun hüzünlü melodilerini Avrupa sahnelerine taşıdı. Melodik dehası, kusursuz tiyatro sezgisi ve orkestrasyondaki yenilikçi yaklaşımı onu Verdi’nin tartışmasız en büyük halefi konumuna getirdi.
Yaşamının son demlerinde, değişen dünya ve modernizmin yükselişiyle birlikte sanatsal bir arayışa giren besteci, epik ve mitolojik bir masal olan Turandot üzerine çalışmaya başladı. Ancak bu görkemli eseri tamamlarken yakalandığı gırtlak kanseri, onu amansız bir zaman yarışına soktu. Tedavi umuduyla gittiği Brüksel’de 29 Kasım 1924’te hayata veda ettiğinde, ardında Turandot’un yarım kalmış notalarını bıraktı. Puccini, hem müzikal görkemi hem de insan ruhunun en derin yaralarına dokunan sarsıcı melodileriyle opera tarihinin en sevilen, eserleri en çok sahnelenen efsanelerinden biri olarak ölümsüzleşti.